medikritik.com
Köşe Yazıları

Nöroteknoloji devrimi: Dost mu, düşman mı?

Sinem Serap

Varşova Üniversitesi Nöroinformatik Doktora Öğrencisi

2014 yılının Haziran ayında, güney yarım kürede kış mevsimi henüz başlamışken, Brezilya’nın Sao Paulo şehrinde, bir futbol sahasında bir araya gelen binlerce kişi, insanlığın nöroteknolojide geldiği son noktayı izlemeye hazırlanıyordu. FIFA Dünya Kupasının açılışı, bir trafik kazası sonucu göğüsten aşağısı felçli olan 29 yaşındaki Juliano Pinto tarafından yapılacaktı. Pinto’nun bu vuruşu yapması için gereken tek şey, topa vurduğunu düşünmekti. Sadece saniyeler süren bu vuruşun perde arkasında, 40 yıllık nöroteknoloji, 60 yıllık yapay zekâ ve yüzlerce yıldır devam eden insan beyni araştırmaları vardı. 

Göğüsten ayak parmaklarına kadar felçli Juliano Pinto’nun topa vurma hareketini yapabilmesi bir elektroansefalogram (EEG) ve dış iskelet adı verilen bir robotik sistem sayesinde oldu. Pinto’nun topa vurma düşüncesi, beyinde motor (hareket) sinirlerini aktive etti, kafasına yerleştirilmiş EEG sayesinde hareket düşüncesi toplandı ve bir bilgisayara aktarıldı. Toplanan bu elektriksel sinyaller, bilgisayar aracılığı ile dijital komutlara dönüştürüldü. Dış iskelete aktarılan bu komutlar harekete çevrildi; en son aşamada Pinto’nun, hareketi tamamladığını anlayabilmesi için beyne geri bildirim yoluyla bir mesaj gönderildi. Dışarıdan uyarılan beyin, Pinto’nun vücudunun belirli bir bölgesinde titreşim hissetmesini sağladı ve bu sayede vuruşun gerçekleştiğini hissedebildi. 

Nöroteknoloji ve artırılmış insan 

Son 40 yıldır hayatımıza giren nöroprotezler, dış iskeletler, beyin-bilgisayar ara yüzleri, insanlığın geleceğine yepyeni bir kapı açıyor. İnsanlık, doğal evriminin getirdiği bazı zayıflıkları, olumsuzlukları teknolojik evrim ile aşmaya çalışıyor. Yapay zekâ ile başlayan, insan beynini bedenin sınırlarından çıkartma, özgür kılma düşüncesi, nöroteknoloji ile yepyeni bir yola girdi. Bu alanda ortaya çıkan yeni gelişmeler, insanların evrimleşmiş tarihimizin en iyi mirası olan bedenlerinin ve zihinlerinin sınırlamalarından kaçmaları için yeni yolları ortaya çıkartabilir. 

Beyin-bilgisayar ara yüzlerinin de içinde bulunduğu nöroteknolojik gelişmelerin temel hedefi arttırılmış insan (augmented human) oluşturmaktır. Bunun içine, bilişsel performans artırıcı ilaçlar, nöroprotezler, beyin-bilgisayar ara yüzleri ve tıbbi implantlar girer. Hepsinin temel amacı, insanlığın doğal evrimine teknoloji ile müdahale edip daha gelişmiş insan oluşturmaktır. Artırılmış insan kavramı yaklaşık son 20 yıldır nöroteknoloji alanında çalışanların tartışma konusudur. Kime artırılmış insan denmelidir veya nöroteknolojinin temel hedefi artırılmış insan mıdır? 

Noroteknolojik gelişmeler, tedavi edici ve tedavi edici olmayan olarak iki temel alana ayrılmıştır. Beyne ve işlevlerine zarar veren hastalık veya yaralanma, hafızayı, bilişi, hareketi veya bilinci etkileyen veya kronik ağrı gibi koşullara neden olan ciddi bozukluklara yol açabilir. Yeni fonksiyonel bağlantılar kurulabilmesine rağmen, beynin hasarlı dokuyu onarma kapasitesi sınırlıdır. Tedavi edici gelişmeler, beynin işlevlerine müdahale edip kaybedilen fonksiyonları kişiye geri kazandırmayı hedefler. Bilişsel kapasite artırıcılar, oyunlar ve askerî uygulamalar ise tedavi edici olmayan gelişmeler arasındadır. Bu iki alan zaman zaman, beyin-bilgisayar ara yüzlerinde olduğu gibi, iç içe girer. 

İnsanlığın nöroteknolijik evrimi

Beyne dışarıdan müdahale girişimlerinin tarihi, insan kafatasının bir parçasının, şimdi “tıbbi” olarak düşüneceğimiz nedenlerle, çıkartılması paleolitik döneme kadar uzanır.

Frontal loblardaki bazı önemli bölgeleri kesmek veya başka şekilde yok etmek olan Lobotomi, psikiyatrik nöroşirürji alanında bir dönem yaygındı ve geliştiricisi olan Portekizli nörolog Egas Moniz’e 1949 yılında Nobel ödülünü kazandırdı. Uygulama 1950’lerde, özellikle cerrah Walter Freeman tarafından coşkuyla benimsendiği Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaştı. İlk raporlar, sonuçları hakkında iyimserdi; bununla birlikte, birçok nörolog lobotomi uygulanan kişilerde meydana gelen ciddi beyin hasarı yan etkilerinden dolayı uygulamayı sorgulamaktaydı. 

Aynı dönemde bir İspanyol sinirbilimci, José Delgado, beynin bazı bölümlerinin elektriksel sinyallerle uyarılmasının bazı nörolojik hastalıkların ve zihinsel bozuklukların tedavisinde bir yöntem olarak kullanılmasının öncülüğünü yapıyordu. 1950’lerde, çoğunlukla ABD’de çalışan Delgado, psikiyatri hastanesindeki hastaların kafataslarına elektrotlar yerleştirdi ve beyinlerinin elektriksel uyarılmasının hem motor eylemleri hem de duygusal deneyimleri (örneğin korku, öfke ve şehvet) ortaya çıkarabildiğini gösterdi. Bu çalışmaların arkasından 1969 yılında yayımlanan kitabında Delgado, nöroteknolojinin “zihni ele geçirmenin ve daha az zalim, daha mutlu ve daha iyi bir insan yaratmanın eşiğinde” olduğunu yazdı.

Nöroteknoloji alanındaki bu gelişmelere rağmen, 1960’lı yıllara gelindiğinde ilgi daha çok ilaç endüstrisine kaymıştı. İlaçların, beyindeki sinyal ileten maddeler üzerindeki etkisi görüldükçe farmakoloji, beyinin işleyişini değiştirmek için tercih edilen yöntem oldu. Fakat ilaç endüstrisinin parlayan yıldızı uzun süre ışıldayamadı. Bu dönemde, bazı ilaçların uzun dönem kullanımında beklenenden daha az etkili olduğu gösterildi. İnsan beyni, içerde veya dışarıda değişen koşullara göre yapısını değiştirecek şekilde (plastisite) evrilmişti. Beynin, dışarıdan gelen ilaçlara uyum sağlaması, ilaçların zamanla daha az etki göstermesi anlamına geliyordu.

Bu durum bilim insanlarını yeni tedavi yöntemleri keşfetmeye itti. Delgado’nun başlattığı çalışmalar Derin Beyin Stimulasyonunun (DBS) geliştirilmesi ile daha ileriye taşındı. Bu cerrahi teknikler, ayrıca fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) dâhil olmak üzere canlı beyin içindeki normal ve patolojik süreçleri görselleştirmek için yeni görüntüleme teknolojilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte gelişmiştir. 

Bilgisayar ve malzeme bilimindeki gelişmeler sayesinde nöroteknoloji 2000’li yılların başında bir sıçrama yaşasa da şu anda hâlâ emekleme dönemindedir. Beyne dışarıdan müdahale etmeyi sağlayan Derin Beyin Stimulasyonu ve beyindeki sinir hücrelerini manyetik alanla uyarmayı sağlayan Transkraniyal Manyetik Stimulasyon (TMS) gibi yöntemlerle; beynin dış dünyaya müdahale etmesini sağlayan Beyin-Bilgisayar Ara yüzleri bu teknolojilerin geldiği son noktayı gösterir. Bu teknolojilerden sadece DBS, Parkinson hastalığının tedavisinde yerleşik bir terapi olarak kullanılmaktadır. TMS, bir süredir araştırma aracı olarak kullanılsa da, yeni yeni laboratuvardan çıkıp klinik uygulamaya dönüşmektedir. Beyin-bilgisayar ara yüzleri ise yazının başında belirtilen muhteşem gelişmelere rağmen, hâlâ emekleme döneminin çok başındalar.

Noroteknolojik devrim mi?

Yoksa insanlığın sonu mu?

İnsan beyni, bir laboratuvarda veya bir makinede simüle edilemeyen milyonlarca rastgele adım içeren evrimsel bir sürecin ürünüdür. Artırılmış insana ulaşmak için, beyne dışarıdan veya içeriden yapılan her müdahale onun yapısında değişime yol açıyor. Bilgisayarlara, dijital makinelere sürekli maruz kalan bir beyin, makineleri simule edecek ve makineler gibi davranışlar üretmeye başlayacak mı yoksa bu durum onun daha gelişmiş bağlantılar mı kurmasına sebep olacak, göreceğiz. Nöroteknoloji bize her iki beklentiyi de sunuyor –Delgado’nın psiko-sivil vatandaşı olmak ya da türümüzü etkileyen en ciddi ve sıkıntılı tıbbi koşullar üzerinde, kontrolsüz ve iyileştirilmiş seviyelere ulaşmamızı sağlamak.

Fakat yine de buna bakıp felaket senaryoları kurmak gerçekçi değildir. Teknoloji, insanlığı yok eden değil, insanlığı geliştiren bir noktaya doğru ilerliyor. Noroteknoloji de Pandora’nın kutusunu açmayacaktır, toplumun bu gelişmeleri tehdit olarak değil, iyiye doğru, ilerleme olarak görmesini sağlamak ise konu ile ilgilenen araştırmacıların sorumluluğunda olmalıdır.

Yazı, Teori dergisi Ocak sayısından alınmıştır.

Yorum Yap